30 Mart 2010 Salı

Dünyalar Kadar..

Şimdi ona yaklaşıyorum… Kollarım büyüyüp açıldı dünyalar kadar. Onunkiler benimkine göre daha az açılmıştı sanki. Olsun sonuçta bana karşı açılmıştı ya o yeterdi. Yaklaştık ve sonunda kenetlendi koca kollarım onun dünya kadar bedenine. Hep böyle anlarda hava kararır. Sonraları bu anı düşünmeye çalıştığımda tek hatırladığım dünyalar kadar karanlık olur ‘du’. Bu durumu da hep heyecanıma bağlardım.

2 yıldır birlikteydik ama ilk kez o gün ona sarıldığımda gözümü açmıştım. Ve o karanlığın aşkımdan olmadığını biliyordum artık. Bir tabelaya dikkat ettim hatta onun sırtının arkasından. Biliyorum ona ihanet gibi bir şeydi bu. Onunla paylaşmıyordum bu büyüyü. Ama ya ben fark etmeden o da ihanet ettiyse bana. O da benim gibi ‘Yeni fırsatlara izin verin. Eskileri getirin yenilerini %50 indirimli alın.’ yazan bir tabelaya bakmış mıydı yoksa daha önce… Hele de ben ona kollarımla bağlanmışken… Benim gözlerim kapalıyken onunkiler açık mıydı? Acaba onunkiler şimdi nasıl? Açık mı, kapalı mı, sımsıkı mı, gevşek mi, ıslak mı yoksa tabela…?

Onun kolları sardıkça sarıyor beni. Benim gözlerim bir diğer tabela da artık. ‘Evinize artık sığamıyor musunuz? Öyleyse bir yenisini almanın tam zamanı...’ O kadar kolay mı yani ev değiştirmek. Eşyalar, yerleştirmek, temizlik, alışmak… Hem insanın alıştığından vazgeçmesi bu kadar kolay mı be tabela… Israrla orda duruyorsun ve kolay diyorsun ha? Çocukluktan bir ev taşıma maceram olmasaydı belki bende böyle düşünmezdim. Daha ufacıkken varmış bende bu. Hatırlıyorum yeşil boyalı, tahta pencereli, kırmızı çatılı tuvaleti evin dışında olan ev. Kışları öyle soğuk olurdu ki tuvalet, sırf sıcaktan çıkıp üşümeyeyim diye altıma yapacak olsam da gitmezdim. Bir süre sonra altıma serdiği muşambaları yıkamak annemin canına tak edince bende donmak pahasına da olsa gitmeye başladım tuvalete. Ta ki babam bir gün eve gelip artık bu evden gideceğimizi söyleyene kadar… Böyle bir yumru gibi oturmuştu boğazıma. Halbuki en çok ben sevinmeliydim bu duruma. Artık tuvaleti evin içinde ve sıcak olan bir yere yerleşecektik. Ama kopamadım işte oradan. Hiç sevmezdim ama sevmeye sevmeye yine okul çıkışlarında bir kere girip bahçesini gezdim her gün. İlkler kalıcı olur derler hep. Ben de her başlangıç bir ilktir. Diğer evimizden taşınırken de zorlandım diğerinde de, diğerinde de… Gel de şimdi iç rahatlığıyla değiştir evini.

Hala burnum boynunda… Öksürmek istiyorum. Tutuyorum kendimi. Kollarım mecalsiz sarıyor bu defa onu. Ancak hala sarıyor işte… Gözlerim açık ve bu beni rahatsız etmiyor artık. İnsan ihanet etmeye alışıyor. Bu sefer daha açım çevremdekileri algılamaya. Ne kadar minibüs, araba, tabela varsa hepsi bir anda görüntü oluyor gözlerime. Belimde dolaşık olan kolları canımı acıtıyor. Ama bir şey demiyorum. Aklım hala ev tabelasında… Bakmamaya çalışsam da ısrarla aynı yerinde aynı kendine güvenle aynı sırıtışla bakıyor suratıma. Utanmıyor musun diyorum ona bakışlarımla! Aldırdığı yok. Birden aklıma ilkokul defterim geliyor. 8 yıl boyunca onu kullanacağım üzerine yeminler etmiştim kendime. Niye bilmiyorum buna alıştırmıştım kendimi. Hal bu ki kenarları zıt yönlerde katlanmış, buruşmuştu. Üstelik diğer kızlar gibi kenar süsleri de yapmazdım renkli kalemlerle. Çünkü boşa harcayacak sayfam yoktu. O kadar ufaktı ki yazılarım, kim bilir belki şimdi bu yüzden gözlük kullanıyorumdur. Tabii ne kadar küçük olsa da yazılar, ancak 1.sınıfın sonuna kadar idare edebilmişti defter. Geriye tam 7 yıl kalmıştı. Çaresizliği orda tanımıştım işte. Kafamda kurmaya, kendimi ille de bir şeylere inandırmaya hatta kendimi bir şeylere zorlamaya sonra hayal kırıklığına uğradığımdaysa hayatta suç bulmaya ilk o zaman başlamıştım… Bu sendromlar belirli periyotlarda takip etti beni yaşamımın bu zamanki noktasına kadar. Israrla ve inatla asla vazgeçmedim. Çünkü huylar da bence terk edilmemeli onlara bağlı olunmalıdır. Tabelanın dediği gibi kolay mı sanki yenilenmek?

Evet, 2 yıldır birlikteyiz. Herkes onda ne bulduğumu soruyor. 2 yıl diyorum az zaman değil. O kadar emek, o kadar uğraş… Ona şimdi sarılıyorum ve hava karanlık değil. Şaşırma haline alıştı yüz hatlarım. Artık onu gözlerimi açarak aldattığım için zevk bile alıyorum. Diş gösteriyorum ev tabelasına karşı… Bir an odağımı uzaktan alıp yakına veriyorum. Ne bunlar kepek mi yoksa? Burnumu uzatıyorum saçlarının arasına. Evet kepek! Onu hiç kepekli görmemiştim ya da bakmamıştım. Çeviriyorum kafamı saçından omzuna doğru. Belimde iyiden iyiye ağrıdı. 2 yıl koskoca 2 yıl! Bacağım kaşındı. Kaşımak için kollarımdan birini çeksem sırtından, o kepeklerinin döküldüğü sırtından… 2 yıl diyorum, hayallerim diyorum. Bu ilişki en az 5 yıl sürmeli diyorum… Kepekleri görüyorum sonra aynı anda ev tabelası yine yine yine… Tuvaleti dışarıdaki evimiz, ilkokul defterim, vazgeçilmezlerim, ilklerim… ‘Yeni fırsatlara izin verin. Eskileri getirin yenileri %50 indirimli alın.’, ‘Evinize artık sığamıyor musunuz? Öyleyse bir yenisini almanın tam zamanı...’2 yıl!

Sonra bir anda çekiyorum dünyalar kadar kollarımı omzundan. Geriye doğru geriniyorum. Havada kalıyor kolları aralarında dünyalar kadar boşluk… Derin bir nefes alıyorum. Saçlarımı düzeltiyorum. Onun yüzüne bile bakmadan yanından geçip gidiyorum. Beni bekliyor dünyalar kadar özgürlük. Ama unutmadan insanın kelimeleri ‘Dünyalar kadar’ özeldir. Kelimelerinizden asla vazgeçmemelisiniz…

2 yorum:

  1. Onda her yere yabancı insanların ıssız yalnızlığı vardı. Kendi ülkesinde yabancı insanlar vardır ya, öyle işte...

    YanıtlaSil
  2. Biraz dağınık bir anı-öykü gibi geldi bana. Bağlaçların yazımında da bir dikkatsizlik var. "Birine tutkuyla sarılmışken insanın bir tabela yazısını fark edebilmesi" ise ilginç ve güzel bir detay.

    YanıtlaSil