Kaçmakla varabilceğim en uzak noktadayım. Yine dökülüyorum bir bir. Vazgeçiyorum bazen: Yazmaktan, yaşamaktan... Fakat uzaklaştıkça daha da elzem oluyor ikiside.
Özlemini çektiğim ne bir insan ne bir an. Bir gelecek hayali de büyütmüyorum. Herşey olup biterken, akarken zaman, ben donuğum. Donuk zamanlar... Hani böyle izlersin herşeyi, insanlar gelip konuşurlar seninle, gülüncek şeyler bulup çıkarırlar ve sen onların komutlarıyla hareket edersin, kendin olmadan, zorunluluktan!
Farkında olmadan ne çok olayın içine sürüklenmişim böyle. Hemde baş kahraman oluvermişim. Kendimi unutup nasılda sarılmışım insanlara ve söylediklerine. Çok değil sadece iki ay önce hayatımın baş köşesine oturttuklarım şimdi nasıl yabancı olmuşlar bana. Hiç birşey göremez olmuşum baktıkça yüzlerine. Gözlerini yakalamaya çalıştıkça, gözlerimle buluşturmaya çalıştıkça anladım uğraştıkça anladım. Birinin herşeyini bilip, hiç tanımıyormuş gibi davranmaktan daha farklı bir duygu bu! Artık hayatında olmayan değil daha önce hiç hayatına girmemiş bir insanı görürsün o eski insanda. Eski insan!
Yorgunluk değil bu hissettiğim. Büsbütün kopup gitmek, yırtıp atmak kendimi anılardan. Geçmişi olmayan biri nasıl özlerse hatıralarını, onun gibi özlemek. Ve kurtarmak kendimi düştüğüm bu oyunlar-olaylar- çemberinin merkezinden. Rahat bırak beni Maupassant. Şimdi Sait Faik'in bir ada öyküsünün kahramanı olmak zamanı. Bir durumdan ibaret olmalı hayatım. Kimsesizliğimle gurur duyar, yalnızlığımla öğünürüm orda. Ne giriş vardır ne gelişme ne de bir son-uç! Herkesi tanırım orda ama kimse bilmez beni.
Hatta belki de bir kahraman değil, Sait Faik'in elinden dökülmüş bir kelime olmalıyım ve yahut bir virgül... Hepsinden geçtim dünsüz ve yarınsız bir balık olmak yakışır bana. Pul pul akarım gönlümce deryadan deryaya.. Uzar bir koca deniz sağımda solumda.
13 Eylül 2010 Pazartesi
30 Mart 2010 Salı
Öylesine Bir Kadın
Küçük bir kadın... Yürüyor. Yalnızca yürüyor işte, düşünüyorda belki. Ama öncesini değil sonrasını da değil. Öyle çok şeyler düşünüyor ki kendi de takip edemiyor. Önü arkası gelmiyor. Yalnız mı? Belki! Yalnız insanlar, çok düşünürler. Ne düşünürler?
"Yürüyorum yürüyorum... Dönüyorum arkama bakıyorum,boş. Sağım solum desen yok..Zaten ağaçtan başka birşeyin kokusu da yok. Güzeldir ağaç. Güzeldir nefes almak. Bazen kırılır kalbimiz ama atmaya devam eder iste nihayetinde. Evet evet sadece kırık kalbim. Kızgın da değilim. Hele şu ağaçlar, hele şu ağaçlar..."
*Kişisel birşey değil bu. Yaşamak zor buralarda... Kimdendi bu yara diye kalbine sorduğunda...
Yürüyor orda bir küçük kadın. Akıyor zaman, yollar akıyor ayaklarının altından. Onun ötesinde devam ediyor yaşam. Bebekler doğuyor, bir adam sigarasını yakıyor, bir kadın ağlıyor, dede uyukluyor sandalyesinde, mezarında rahat bazıları, bir kız çocuğu belki de annesinin kucağında... Küçük kadının elleri yanında. Güneş tepede sarı. Gözlerini kapıyor beyaz bu defa.
"Beyaz... Kimsenin olmaması huzur veriyor. Beyaz ve ben yalnız. Lazım mıydı sanki bir başkası. Zaten bu kadarcık değil miydi herşey? Bak bir gerçek güneş ve gerçek olmasına rağmen güzel. güneş gerçek mi? burdan baktığımda öylesine rüya ki. hep güneş kalsam keşke. Güneş oldum ben bak beyazım artık. Bıraktım...Gitsinler. Yanımda durmasınlar gerekmeyenler. Bak ben güneşim.. Yoksa bende mi bir rüya?"
*Öylesine haklıyız ki böylesine küçüğüz... Her geçen günün ardında biraz daha büyürüz. Büyüdükçe düşünür, düşündükçe buluruz..
Gözlerini kapamış kadın. Sımsıkı... Kaldırmış başına göklere. Sahi masmavi bugün gök. O bakıyor diye mavi. Çünkü bu kadının gözleri kahverengiysede mavi bakar. Mesela toprağa baksa yeşil olur bakışları. Ağaca dönse bir reçine kokusu sarar etrafı. Çirkindir belki. Kimse beğenmezse de o beğenir kendini. Uzun uzun bakar aynaya. Öyle şişinerek değil ama utanır, kızarır yanakları. Ama kimse bilmez onu. Bilenler de bilmek istemezler çünkü birşey vardır onda kimsede olmayan. Anlayamazlar. Giderler. Gitsinler. O yine bakar aynada kendine. çünkü hala görülmesi gerekenler vardır. Hala bazı bilinmeyenler vardır.
"Çok yürüdüm. Yoruldum mu? Yok koşayım biraz. Yürünmez hep. Gözlerimi açayım önce. Bir yere çarparım, düşerim... Koluna giripte gözlerimi kapatacağım kimse yok! Yok işte. Üzülecek miyim... Kaparım işte. Kaparımda yürürümde. korkmam. düşsemde acımaz canım, acısa da üzülmem. geçer çünkü. Sımsıkılar... Yürü. Evet bir adım, iki, üç... Hayıır, gözünü aralamak yok. Korkma onlar sadece ağaç gölgeleri. Hala yolun ortasındasın. Sımsıkı... Evet yürüyorsun. Koş hadi. Bak yalnızda yürüyorsun gözün kapalı. Düşmedin hemde. Kandırmışsın kendini hep. Böyle daha güzel hem. aç kollarını, kaybol beyazda.. Koş, bİraz daha hızlı."
*Ruhidir benim adım. Hiç çıkamam evimden. Dostlar uydururum hayali, mutluyumdur bu yüzden..
Sen yaşadığım bir gerçek misin kadın? Yoksa bir zamanlar yaşamış olduğum bir rüya mısın? İlk gençlik günlerimin bir efsanesi misin yoksa ey esrarlı kadın?
"Bir oyundur hayat derim... Kim en güzel oynarsa o kazanır. Ama uydurma herşey... Bak bu ağaçlar... Bak bu kuş sesleri... Bir oyundur hayat. Evet... Ve yalnızdır herkes. Çünkü güzeldir yalnızlık. Yalnız olanlar gerçekten yalnız olanlar üzgün değillerdir çünkü onlar görmeleri gerekenleri görür. İstemez kimseyi. İstemiyorum bende. Niye ben yalnız mıyım?"
*Sizleri,sonunda aklınızı kaybetmek tehlikesiyle korkutanlara aldırmayınız. Kaybedecek hiç birşeyimiz yoktur. Oyuna gelmeyiniz, siz onları oyununuza getiriniz.. Rüyaları gerçekleştirmek yerine, Gerçekleri rüya yapmalıyız.
Zaman olacaktı bu kadını iyileştirecek. İnanırdı zamana. Ve şöyle derdi:
"Zaman ne işe yarar ki onun akışına bırakmadıktan sonra kendimizi...? Yoruldum. Dur artık. Dur ve dinlen. Vazgeç savaşmaktan. Sus ve izle yalnızca."
*Kendilerine yazık edenler, zamanın herşeyi nasıl halledeceğini bilmeyenlerdi.
*Koşma yorulduysan, anaforda boğulduysan... Sen de korkuyorsan yalnızlıktan. Bilme istemiyorsan, bir an bile gülmüyorsan. Sende sıkıldıysan yalanlarımızdan...
'Ve bu küçük kadın bir gün çekip gittiğinde kimse onu hatırlamadı.' Onunda istediği buydu zaten. Kötü izler bırakmak, iz bırakmamaktan kötüydü ona göre. O da hiç bir iz bırakmadan çekip gitti. ve zaten kimse onun bıraktığı izi bile hak etmiyordu. Hoşçakal küçük kadın...
"Etrafına bak, onlardan olma sakın.. Yola koyul küçük küçük. git buralardan..
Yapraklar yatağın olsun, kırlangıçlar arkadaşların... Yıldızlar yorganın olsun, hem zaten gökte işsiz güçsüz duruyorlar...
Oğuz Atay'ı Tehlikeli Oyunları'yla saygıyla anıyoruz.
Teoman, Hikmet Benol, Orman, Güneş ve Bir kaç tane Dostum'a...
Aslı Şahinkaya
"Yürüyorum yürüyorum... Dönüyorum arkama bakıyorum,boş. Sağım solum desen yok..Zaten ağaçtan başka birşeyin kokusu da yok. Güzeldir ağaç. Güzeldir nefes almak. Bazen kırılır kalbimiz ama atmaya devam eder iste nihayetinde. Evet evet sadece kırık kalbim. Kızgın da değilim. Hele şu ağaçlar, hele şu ağaçlar..."
*Kişisel birşey değil bu. Yaşamak zor buralarda... Kimdendi bu yara diye kalbine sorduğunda...
Yürüyor orda bir küçük kadın. Akıyor zaman, yollar akıyor ayaklarının altından. Onun ötesinde devam ediyor yaşam. Bebekler doğuyor, bir adam sigarasını yakıyor, bir kadın ağlıyor, dede uyukluyor sandalyesinde, mezarında rahat bazıları, bir kız çocuğu belki de annesinin kucağında... Küçük kadının elleri yanında. Güneş tepede sarı. Gözlerini kapıyor beyaz bu defa.
"Beyaz... Kimsenin olmaması huzur veriyor. Beyaz ve ben yalnız. Lazım mıydı sanki bir başkası. Zaten bu kadarcık değil miydi herşey? Bak bir gerçek güneş ve gerçek olmasına rağmen güzel. güneş gerçek mi? burdan baktığımda öylesine rüya ki. hep güneş kalsam keşke. Güneş oldum ben bak beyazım artık. Bıraktım...Gitsinler. Yanımda durmasınlar gerekmeyenler. Bak ben güneşim.. Yoksa bende mi bir rüya?"
*Öylesine haklıyız ki böylesine küçüğüz... Her geçen günün ardında biraz daha büyürüz. Büyüdükçe düşünür, düşündükçe buluruz..
Gözlerini kapamış kadın. Sımsıkı... Kaldırmış başına göklere. Sahi masmavi bugün gök. O bakıyor diye mavi. Çünkü bu kadının gözleri kahverengiysede mavi bakar. Mesela toprağa baksa yeşil olur bakışları. Ağaca dönse bir reçine kokusu sarar etrafı. Çirkindir belki. Kimse beğenmezse de o beğenir kendini. Uzun uzun bakar aynaya. Öyle şişinerek değil ama utanır, kızarır yanakları. Ama kimse bilmez onu. Bilenler de bilmek istemezler çünkü birşey vardır onda kimsede olmayan. Anlayamazlar. Giderler. Gitsinler. O yine bakar aynada kendine. çünkü hala görülmesi gerekenler vardır. Hala bazı bilinmeyenler vardır.
"Çok yürüdüm. Yoruldum mu? Yok koşayım biraz. Yürünmez hep. Gözlerimi açayım önce. Bir yere çarparım, düşerim... Koluna giripte gözlerimi kapatacağım kimse yok! Yok işte. Üzülecek miyim... Kaparım işte. Kaparımda yürürümde. korkmam. düşsemde acımaz canım, acısa da üzülmem. geçer çünkü. Sımsıkılar... Yürü. Evet bir adım, iki, üç... Hayıır, gözünü aralamak yok. Korkma onlar sadece ağaç gölgeleri. Hala yolun ortasındasın. Sımsıkı... Evet yürüyorsun. Koş hadi. Bak yalnızda yürüyorsun gözün kapalı. Düşmedin hemde. Kandırmışsın kendini hep. Böyle daha güzel hem. aç kollarını, kaybol beyazda.. Koş, bİraz daha hızlı."
*Ruhidir benim adım. Hiç çıkamam evimden. Dostlar uydururum hayali, mutluyumdur bu yüzden..
Sen yaşadığım bir gerçek misin kadın? Yoksa bir zamanlar yaşamış olduğum bir rüya mısın? İlk gençlik günlerimin bir efsanesi misin yoksa ey esrarlı kadın?
"Bir oyundur hayat derim... Kim en güzel oynarsa o kazanır. Ama uydurma herşey... Bak bu ağaçlar... Bak bu kuş sesleri... Bir oyundur hayat. Evet... Ve yalnızdır herkes. Çünkü güzeldir yalnızlık. Yalnız olanlar gerçekten yalnız olanlar üzgün değillerdir çünkü onlar görmeleri gerekenleri görür. İstemez kimseyi. İstemiyorum bende. Niye ben yalnız mıyım?"
*Sizleri,sonunda aklınızı kaybetmek tehlikesiyle korkutanlara aldırmayınız. Kaybedecek hiç birşeyimiz yoktur. Oyuna gelmeyiniz, siz onları oyununuza getiriniz.. Rüyaları gerçekleştirmek yerine, Gerçekleri rüya yapmalıyız.
Zaman olacaktı bu kadını iyileştirecek. İnanırdı zamana. Ve şöyle derdi:
"Zaman ne işe yarar ki onun akışına bırakmadıktan sonra kendimizi...? Yoruldum. Dur artık. Dur ve dinlen. Vazgeç savaşmaktan. Sus ve izle yalnızca."
*Kendilerine yazık edenler, zamanın herşeyi nasıl halledeceğini bilmeyenlerdi.
*Koşma yorulduysan, anaforda boğulduysan... Sen de korkuyorsan yalnızlıktan. Bilme istemiyorsan, bir an bile gülmüyorsan. Sende sıkıldıysan yalanlarımızdan...
'Ve bu küçük kadın bir gün çekip gittiğinde kimse onu hatırlamadı.' Onunda istediği buydu zaten. Kötü izler bırakmak, iz bırakmamaktan kötüydü ona göre. O da hiç bir iz bırakmadan çekip gitti. ve zaten kimse onun bıraktığı izi bile hak etmiyordu. Hoşçakal küçük kadın...
"Etrafına bak, onlardan olma sakın.. Yola koyul küçük küçük. git buralardan..
Yapraklar yatağın olsun, kırlangıçlar arkadaşların... Yıldızlar yorganın olsun, hem zaten gökte işsiz güçsüz duruyorlar...
Oğuz Atay'ı Tehlikeli Oyunları'yla saygıyla anıyoruz.
Teoman, Hikmet Benol, Orman, Güneş ve Bir kaç tane Dostum'a...
Aslı Şahinkaya
Dünyalar Kadar..
Şimdi ona yaklaşıyorum… Kollarım büyüyüp açıldı dünyalar kadar. Onunkiler benimkine göre daha az açılmıştı sanki. Olsun sonuçta bana karşı açılmıştı ya o yeterdi. Yaklaştık ve sonunda kenetlendi koca kollarım onun dünya kadar bedenine. Hep böyle anlarda hava kararır. Sonraları bu anı düşünmeye çalıştığımda tek hatırladığım dünyalar kadar karanlık olur ‘du’. Bu durumu da hep heyecanıma bağlardım.
2 yıldır birlikteydik ama ilk kez o gün ona sarıldığımda gözümü açmıştım. Ve o karanlığın aşkımdan olmadığını biliyordum artık. Bir tabelaya dikkat ettim hatta onun sırtının arkasından. Biliyorum ona ihanet gibi bir şeydi bu. Onunla paylaşmıyordum bu büyüyü. Ama ya ben fark etmeden o da ihanet ettiyse bana. O da benim gibi ‘Yeni fırsatlara izin verin. Eskileri getirin yenilerini %50 indirimli alın.’ yazan bir tabelaya bakmış mıydı yoksa daha önce… Hele de ben ona kollarımla bağlanmışken… Benim gözlerim kapalıyken onunkiler açık mıydı? Acaba onunkiler şimdi nasıl? Açık mı, kapalı mı, sımsıkı mı, gevşek mi, ıslak mı yoksa tabela…?
Onun kolları sardıkça sarıyor beni. Benim gözlerim bir diğer tabela da artık. ‘Evinize artık sığamıyor musunuz? Öyleyse bir yenisini almanın tam zamanı...’ O kadar kolay mı yani ev değiştirmek. Eşyalar, yerleştirmek, temizlik, alışmak… Hem insanın alıştığından vazgeçmesi bu kadar kolay mı be tabela… Israrla orda duruyorsun ve kolay diyorsun ha? Çocukluktan bir ev taşıma maceram olmasaydı belki bende böyle düşünmezdim. Daha ufacıkken varmış bende bu. Hatırlıyorum yeşil boyalı, tahta pencereli, kırmızı çatılı tuvaleti evin dışında olan ev. Kışları öyle soğuk olurdu ki tuvalet, sırf sıcaktan çıkıp üşümeyeyim diye altıma yapacak olsam da gitmezdim. Bir süre sonra altıma serdiği muşambaları yıkamak annemin canına tak edince bende donmak pahasına da olsa gitmeye başladım tuvalete. Ta ki babam bir gün eve gelip artık bu evden gideceğimizi söyleyene kadar… Böyle bir yumru gibi oturmuştu boğazıma. Halbuki en çok ben sevinmeliydim bu duruma. Artık tuvaleti evin içinde ve sıcak olan bir yere yerleşecektik. Ama kopamadım işte oradan. Hiç sevmezdim ama sevmeye sevmeye yine okul çıkışlarında bir kere girip bahçesini gezdim her gün. İlkler kalıcı olur derler hep. Ben de her başlangıç bir ilktir. Diğer evimizden taşınırken de zorlandım diğerinde de, diğerinde de… Gel de şimdi iç rahatlığıyla değiştir evini.
Hala burnum boynunda… Öksürmek istiyorum. Tutuyorum kendimi. Kollarım mecalsiz sarıyor bu defa onu. Ancak hala sarıyor işte… Gözlerim açık ve bu beni rahatsız etmiyor artık. İnsan ihanet etmeye alışıyor. Bu sefer daha açım çevremdekileri algılamaya. Ne kadar minibüs, araba, tabela varsa hepsi bir anda görüntü oluyor gözlerime. Belimde dolaşık olan kolları canımı acıtıyor. Ama bir şey demiyorum. Aklım hala ev tabelasında… Bakmamaya çalışsam da ısrarla aynı yerinde aynı kendine güvenle aynı sırıtışla bakıyor suratıma. Utanmıyor musun diyorum ona bakışlarımla! Aldırdığı yok. Birden aklıma ilkokul defterim geliyor. 8 yıl boyunca onu kullanacağım üzerine yeminler etmiştim kendime. Niye bilmiyorum buna alıştırmıştım kendimi. Hal bu ki kenarları zıt yönlerde katlanmış, buruşmuştu. Üstelik diğer kızlar gibi kenar süsleri de yapmazdım renkli kalemlerle. Çünkü boşa harcayacak sayfam yoktu. O kadar ufaktı ki yazılarım, kim bilir belki şimdi bu yüzden gözlük kullanıyorumdur. Tabii ne kadar küçük olsa da yazılar, ancak 1.sınıfın sonuna kadar idare edebilmişti defter. Geriye tam 7 yıl kalmıştı. Çaresizliği orda tanımıştım işte. Kafamda kurmaya, kendimi ille de bir şeylere inandırmaya hatta kendimi bir şeylere zorlamaya sonra hayal kırıklığına uğradığımdaysa hayatta suç bulmaya ilk o zaman başlamıştım… Bu sendromlar belirli periyotlarda takip etti beni yaşamımın bu zamanki noktasına kadar. Israrla ve inatla asla vazgeçmedim. Çünkü huylar da bence terk edilmemeli onlara bağlı olunmalıdır. Tabelanın dediği gibi kolay mı sanki yenilenmek?
Evet, 2 yıldır birlikteyiz. Herkes onda ne bulduğumu soruyor. 2 yıl diyorum az zaman değil. O kadar emek, o kadar uğraş… Ona şimdi sarılıyorum ve hava karanlık değil. Şaşırma haline alıştı yüz hatlarım. Artık onu gözlerimi açarak aldattığım için zevk bile alıyorum. Diş gösteriyorum ev tabelasına karşı… Bir an odağımı uzaktan alıp yakına veriyorum. Ne bunlar kepek mi yoksa? Burnumu uzatıyorum saçlarının arasına. Evet kepek! Onu hiç kepekli görmemiştim ya da bakmamıştım. Çeviriyorum kafamı saçından omzuna doğru. Belimde iyiden iyiye ağrıdı. 2 yıl koskoca 2 yıl! Bacağım kaşındı. Kaşımak için kollarımdan birini çeksem sırtından, o kepeklerinin döküldüğü sırtından… 2 yıl diyorum, hayallerim diyorum. Bu ilişki en az 5 yıl sürmeli diyorum… Kepekleri görüyorum sonra aynı anda ev tabelası yine yine yine… Tuvaleti dışarıdaki evimiz, ilkokul defterim, vazgeçilmezlerim, ilklerim… ‘Yeni fırsatlara izin verin. Eskileri getirin yenileri %50 indirimli alın.’, ‘Evinize artık sığamıyor musunuz? Öyleyse bir yenisini almanın tam zamanı...’2 yıl!
Sonra bir anda çekiyorum dünyalar kadar kollarımı omzundan. Geriye doğru geriniyorum. Havada kalıyor kolları aralarında dünyalar kadar boşluk… Derin bir nefes alıyorum. Saçlarımı düzeltiyorum. Onun yüzüne bile bakmadan yanından geçip gidiyorum. Beni bekliyor dünyalar kadar özgürlük. Ama unutmadan insanın kelimeleri ‘Dünyalar kadar’ özeldir. Kelimelerinizden asla vazgeçmemelisiniz…
2 yıldır birlikteydik ama ilk kez o gün ona sarıldığımda gözümü açmıştım. Ve o karanlığın aşkımdan olmadığını biliyordum artık. Bir tabelaya dikkat ettim hatta onun sırtının arkasından. Biliyorum ona ihanet gibi bir şeydi bu. Onunla paylaşmıyordum bu büyüyü. Ama ya ben fark etmeden o da ihanet ettiyse bana. O da benim gibi ‘Yeni fırsatlara izin verin. Eskileri getirin yenilerini %50 indirimli alın.’ yazan bir tabelaya bakmış mıydı yoksa daha önce… Hele de ben ona kollarımla bağlanmışken… Benim gözlerim kapalıyken onunkiler açık mıydı? Acaba onunkiler şimdi nasıl? Açık mı, kapalı mı, sımsıkı mı, gevşek mi, ıslak mı yoksa tabela…?
Onun kolları sardıkça sarıyor beni. Benim gözlerim bir diğer tabela da artık. ‘Evinize artık sığamıyor musunuz? Öyleyse bir yenisini almanın tam zamanı...’ O kadar kolay mı yani ev değiştirmek. Eşyalar, yerleştirmek, temizlik, alışmak… Hem insanın alıştığından vazgeçmesi bu kadar kolay mı be tabela… Israrla orda duruyorsun ve kolay diyorsun ha? Çocukluktan bir ev taşıma maceram olmasaydı belki bende böyle düşünmezdim. Daha ufacıkken varmış bende bu. Hatırlıyorum yeşil boyalı, tahta pencereli, kırmızı çatılı tuvaleti evin dışında olan ev. Kışları öyle soğuk olurdu ki tuvalet, sırf sıcaktan çıkıp üşümeyeyim diye altıma yapacak olsam da gitmezdim. Bir süre sonra altıma serdiği muşambaları yıkamak annemin canına tak edince bende donmak pahasına da olsa gitmeye başladım tuvalete. Ta ki babam bir gün eve gelip artık bu evden gideceğimizi söyleyene kadar… Böyle bir yumru gibi oturmuştu boğazıma. Halbuki en çok ben sevinmeliydim bu duruma. Artık tuvaleti evin içinde ve sıcak olan bir yere yerleşecektik. Ama kopamadım işte oradan. Hiç sevmezdim ama sevmeye sevmeye yine okul çıkışlarında bir kere girip bahçesini gezdim her gün. İlkler kalıcı olur derler hep. Ben de her başlangıç bir ilktir. Diğer evimizden taşınırken de zorlandım diğerinde de, diğerinde de… Gel de şimdi iç rahatlığıyla değiştir evini.
Hala burnum boynunda… Öksürmek istiyorum. Tutuyorum kendimi. Kollarım mecalsiz sarıyor bu defa onu. Ancak hala sarıyor işte… Gözlerim açık ve bu beni rahatsız etmiyor artık. İnsan ihanet etmeye alışıyor. Bu sefer daha açım çevremdekileri algılamaya. Ne kadar minibüs, araba, tabela varsa hepsi bir anda görüntü oluyor gözlerime. Belimde dolaşık olan kolları canımı acıtıyor. Ama bir şey demiyorum. Aklım hala ev tabelasında… Bakmamaya çalışsam da ısrarla aynı yerinde aynı kendine güvenle aynı sırıtışla bakıyor suratıma. Utanmıyor musun diyorum ona bakışlarımla! Aldırdığı yok. Birden aklıma ilkokul defterim geliyor. 8 yıl boyunca onu kullanacağım üzerine yeminler etmiştim kendime. Niye bilmiyorum buna alıştırmıştım kendimi. Hal bu ki kenarları zıt yönlerde katlanmış, buruşmuştu. Üstelik diğer kızlar gibi kenar süsleri de yapmazdım renkli kalemlerle. Çünkü boşa harcayacak sayfam yoktu. O kadar ufaktı ki yazılarım, kim bilir belki şimdi bu yüzden gözlük kullanıyorumdur. Tabii ne kadar küçük olsa da yazılar, ancak 1.sınıfın sonuna kadar idare edebilmişti defter. Geriye tam 7 yıl kalmıştı. Çaresizliği orda tanımıştım işte. Kafamda kurmaya, kendimi ille de bir şeylere inandırmaya hatta kendimi bir şeylere zorlamaya sonra hayal kırıklığına uğradığımdaysa hayatta suç bulmaya ilk o zaman başlamıştım… Bu sendromlar belirli periyotlarda takip etti beni yaşamımın bu zamanki noktasına kadar. Israrla ve inatla asla vazgeçmedim. Çünkü huylar da bence terk edilmemeli onlara bağlı olunmalıdır. Tabelanın dediği gibi kolay mı sanki yenilenmek?
Evet, 2 yıldır birlikteyiz. Herkes onda ne bulduğumu soruyor. 2 yıl diyorum az zaman değil. O kadar emek, o kadar uğraş… Ona şimdi sarılıyorum ve hava karanlık değil. Şaşırma haline alıştı yüz hatlarım. Artık onu gözlerimi açarak aldattığım için zevk bile alıyorum. Diş gösteriyorum ev tabelasına karşı… Bir an odağımı uzaktan alıp yakına veriyorum. Ne bunlar kepek mi yoksa? Burnumu uzatıyorum saçlarının arasına. Evet kepek! Onu hiç kepekli görmemiştim ya da bakmamıştım. Çeviriyorum kafamı saçından omzuna doğru. Belimde iyiden iyiye ağrıdı. 2 yıl koskoca 2 yıl! Bacağım kaşındı. Kaşımak için kollarımdan birini çeksem sırtından, o kepeklerinin döküldüğü sırtından… 2 yıl diyorum, hayallerim diyorum. Bu ilişki en az 5 yıl sürmeli diyorum… Kepekleri görüyorum sonra aynı anda ev tabelası yine yine yine… Tuvaleti dışarıdaki evimiz, ilkokul defterim, vazgeçilmezlerim, ilklerim… ‘Yeni fırsatlara izin verin. Eskileri getirin yenileri %50 indirimli alın.’, ‘Evinize artık sığamıyor musunuz? Öyleyse bir yenisini almanın tam zamanı...’2 yıl!
Sonra bir anda çekiyorum dünyalar kadar kollarımı omzundan. Geriye doğru geriniyorum. Havada kalıyor kolları aralarında dünyalar kadar boşluk… Derin bir nefes alıyorum. Saçlarımı düzeltiyorum. Onun yüzüne bile bakmadan yanından geçip gidiyorum. Beni bekliyor dünyalar kadar özgürlük. Ama unutmadan insanın kelimeleri ‘Dünyalar kadar’ özeldir. Kelimelerinizden asla vazgeçmemelisiniz…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
